Yenilmek (ÖYKÜ)

21/10/2007 tarihinde yayınlandı.
Yorum (yok) Yorum yaz!Kalıcı Bağlantı

 

Akşam olmak üzereydi. Ahmet Usta İkili koltuğa uzanmış, bacaklarını dinlendirmek için kenarlığına koymuştu. Ne rahat, ne huzursuzluk! Karısının yanında bile böyle uzanmazdı. Ama şimdi, hazır kimse de yokken... Gözü duvardaki saate ilişti. Kendi yolunda düzenli adımlarla ilerliyordu. Karısının yokluğunu hissetti birden, nerde kalmıştı acaba?

 

Namaz kılma derdi olmamasına rağmen sabah ezanıyla uyanırdı.


Yılların alışkanlığı. İki blok ötedeki bakkalın önünden geçer,  daha uzaktaki bakkaldan alırdı ekmeğini. O önünden geçerken yakın bakkal dudak kenarlarına kondurduğu esnaf gülümsemesinin içine kattığı anlayışla gülümser, selamlaşırlardı. Yakın bakkalda gazete bulunmazdı. O yüzden her sabah uzak bakkala kadar yürür, ekmeğini de oradan alıp  başka bir sokaktan eve dönerdi. Yakın bakkal, gidişlerini görüp dönüşlerini göremediği bu yolcunun güzergahını bilirdi. Ahmet usta da bildiğini bilirdi. Yine de başka bir güzergahtan geçmesi, utanması bir saygıydı ve yakın bakkal bu utanmaya saygı duyardı. Eve dönünce çayı koyup karısını uyandırırdı. Daha karısı uyanma hazırlıklarını bitirip kalkmadan masaya oturur, gazetesini okumaya başlardı. Okuma faslı kahvaltıda da devam ederdi. Bir kere okumaya daldı mı, gazeteyi bitirmedikçe uyanmaz, karısının konuşmalarını duymaz, çoğu zaman bir soruyu iki defa sordurmadan başını gazeteden kaldırmazdı. Karısıyla konuşma kapısı aralayıp, okumasını bölmemek için duymazlıktan gelirdi. Karısı da inatçıydı. Soracağı gelmişse yarım yamalak da olsa cevabını almadan bırakmazdı. Ama işte o kadar, bir soru cümlesine bir yanıt cümlesi, daha fazlası olanaksıza yakındı.

 

Bu sabah bu alışılmış düzenin üstünden atlanmıştı. Alışıldıkların hiçbiri olmamış, gazetesini okuyamamıştı. Birkaç gündür yine gözleri zonkluyor, patlayacakmış gibi ağrıyordu. Kartal’daki dökümhanenin berbat havasında bile dinç hissettiği bedeni sanki emekliliğini bekliyormuş gibi dökülmeye başlamıştı. Yine de gözü okuyabiliyorsa okur, ayakları gidebiliyorsa giderdi, vazgeçmezdi. Ne var ki göz muayenesi için erkenden hastanede sıra kapmak gibi canını sıkan, hatta utandığı bir işe girişmesi gerekiyordu. Bazen ilk otobüs bile geç kalıyordu göz sıralarına. Allahtan kapı komşusu Bektaş belediyede şofördü de şoförlere servis yapan otobüsle, tarifeli seferle gelenlerden bir saat önce hastanedeydi. Gene de öğleden sonraya sıra alabilmişti.


Gazete ve kahvaltı keyfi bu sabahın üzerinden atlamıştı. En çok da buna canı sıkılmıştı, çünkü bir daha bu sabah olmayacaktı. Hastanede öyle pek ayakta da kalmamıştı ama, beklemek başlı başına yorucu bir işti. Hatta belki dünyanın en zor işi beklemekti. Bir de hastanenin sevmediği havası, doktorun, hemşirenin gözüne bakmaması, ‘’amca’’ üzerinden iletişim kurmaları, gürültüsü, patırtısı, yolu, otobüsü, gitmesi, gelmesi, derken epeyce yorulmuştu. Eczanede geçireceği zamanı kayıp saydığından ilaçlarını bile istemeye istemeye alıp kapağı eve atmıştı.

 

Kapının zili çalınca rahatsız oldu. Elindeki gazeteyi bırakmak istemediği için zilin yanlışlıkla çalınmış olmasını umut ederek bir süre huzursuz bekledi. Zil ikinci kez ve daha uzun çalınınca, istemeye istemeye kalkıp bir yandan da hırkasını düzelterek kapıya yürüdü. Kapı açılınca loş ev, merdiven boşluğuna güç bela ulaşan pis bir akşamüzeri ışığıyla aydınlanır gibi oldu. Anlamlandırmada geciktiği bir karşılaşmayla yüzü değişti Ahmet Usta’nın. Sadece Ahmet Usta’nın değil, akşamın ve evin de yüzü değişti. Kısa, yağlı saçları birbirine yapışmış, esmer yüzü daha bir kararmış ve kurumuş, işini ağırdan alıyor gibi duran bir kız, botlarının bağını çözmek için eğilmişti. Bu kız onun kızıydı. Ama yok...bu ifade yeterli değil. Bu kız ne kadar da onun kızıydı! Bu yağlı saçların, esmer, kararmış yüzün., botlarını çözen ellerin, eğilmiş bedendeki kokunun, kirin, sıcaklığın babasıydı. İçine doğup büyüyen heyecan yüzüne yürüdü. Kaybettiği fakat merakla, bir gün kapıda belirivermesini beklediği kız, daha botunun bağlarını çözmeden, daha eve girmeden, bütün kapılarından içeriye doldu. Her şeyden önce kavuşmayı duymak, kavuşmaya doymak istiyordu. Doğrulan kıza gözlerine bakmadan sarıldı, bütün duygularını inandırmak, sevindirmek için gözlerini kapattı. Burnunu saçlarında, ensesinde dolaştırdı. Zaman ağırlaştı, çelik bir bilyeye döndü ve yağmur yüklü bir bulut, yanıbaşındaki güneşe bakarak içini boşalttı. Toprağı yıkadı. Sonra alıp başını başka dağlara, kendini bekleyen kır çiçeklerinin yanına gitti. Parıltılı aydınlıktan mis gibi bir toprak kokusu yükseldi. Toprak, güneş altında gülümsedi. Ağaçlar dirilip gençleşti.

 

İçeri girdiler. İkili bir koltuğa yanyana oturup, dokunuşlarını birbirlerinden ayırmadan, seslerini dokundurmayı en sona bırakarak öylece durdular bir süre. Baba, yüreğini ikili koltukta bırakarak mutfağa gitti.

 

Mehtap dikkatini babasından ayırdı, Zamanın burada nasıl geçtiğini kestirmeye çalışıyor gibi tavandaki lambaya, duvarlara baktı. Şimdi sessizce belki yeni bir zamanın başlamasını bekliyorlardı. Bakışları kapıya ilerledi. Kapının dibindeki, belinden beyaz bir bez şeritle bağlanmış peygamber kılıcı yapraklarının, zorlu, yeşil parlaklığının üzerinde durdu. Annesinin bulaşık deterjanlarından pürtüklenmiş elleri ve belki bir parça da limon kabuğu geçmişti bu yapraklardan. Salon eski düzenindeydi ama, dip köşedeki, üçlüsünün sırtını kapıya dönmüş bir koltuk takımı, kimi yerinden sarkmış sırmalı şeritleriyle, ortadaki sehpanın etrafında, yıllardır yapmakta olduğu dönüşlerden birini daha yapmıştı ve bu düzen değişikliğinden mutlu görünüyordu. Sehpa ve üzerindeki parlak vazo-küllük takımı ise, bu eski koltuk takımı tarafından sıkıştırılmış olmaktan hoşnutsuzdu. Vazodaki yapma çiçek onlara biraz nefes aldırıyor, sıkılan ruhlarını bir parça ferahlatıyordu. Uçları üçlü koltuğun altına özenle gizlenmiş bir makine halısı, ortalığı iyice daraltan yemek masasının altından uzanıp karşı duvardaki kitaplığa ulaşıyordu. Kitaplığın yanındaki büfede başka camların, porselenlerin arasında dizili yaldızlı çay bardakları eliyle koymuş gibi buldu gözleri. Annesiyle aralarında hep tartışma konusuydu bu seyirlik bardakların mehtap tarafından kullanılması.

 

Ahmet Usta buğusu tüten bardaklarla geri döndü. Tepsiyi kenarıyla vazoyu dikkatlice ittirip yer açarak koltuğun önündeki sehpaya koydu. Kızına baktı, önünde diz çöküp yağlı saçlarını okşadı yeniden, solgun yanağından öptü. Biraz sonra, geçen iki yılın hikayesine başlayacaklarını ikisi de duyuyordu. Her şey anlatılmayacaktı belki ama hissettirilecekti mutlaka. Sesleri birbirine sarıldı.:
 ''Hadi çayımızı içelim.''
''İçelim baba.''

 

Ahmet Usta bir süre kızının çay içişini seyretti. Mehtap, babasının seyri için ağırdan alarak yavaş yavaş içiyordu çayını. Elindeki bardağa baktı, yaldızlıydı. Babasının inceliğine sevindi. Bu bardağı büfeden aldığını hiç farketmemişti biraz önce. Belki de oradan almamış, zaten mutfaktaydı. Elindeki bardağa gülümsedi. Baba bu gülümsemenin nereden geldiğini anladı, mutlu oldu. Mehtap bu mutlulukla sarmalandığını hissetti. Gülümsedi ve gözlerini yazılmamış tarihi okumak için yeniden odaya çevirdi.

 

 ‘’Hiçbir nehirde iki kez yıkanılmadığı gibi, hiçbir şey hiçbir şeyi beklemez.’’

 

Birden irkildi Mehtap. Nereden gelmişlerdi bu konuya, konuşmaya ne zaman başlamışlardı. Hiç farkına varamamıştı. Sözün ilk bölümünü çok iyi tanıyordu ama sonu yeniydi. Babası yine gündelik hayat gailelerinin ötesinde, hayatın anlamıyla, hayattan çok anlamıyla ilgiliydi. Hep başka bir boyutta, buradaymış da değilmiş gibi. İyi ama neresinden başlamışlardı da burasına gelmişlerdi hayatın? Kendisi de konuşmuş muydu, yoksa yalnız babası mı? Hızla geçen cümlenin sonuna tutundu:
‘’ Sen beni beklemedin mi yani? ’’
Ahmet usta’nın bakışları kızının gözlerinin içindeydi:
 ‘’Bir bak gözlerime, dudaklarıma, evin içine, beklemiş miyiz, aynı yerde miyiz? ’’
Mehtap’ın dudakları belli belirsiz bir acıyla kıvrıldı:
‘’Beklemişsin baba! Gözlerin de beklemiş.’’
Mehtap’ın dudaklarındaki acı izi Ahmet Usta’nın dudaklarına bulaştı:
‘’Gözlerim bile beklemedi seni kızım. Sende kaldılar sadede, senden vazgeçmediler. Zaten beklemenin beklemeye uyan bir tek yanı var.’’
‘’Ne baba? ’’
‘’Vazgeçmemek. Tıpkı aynı nehirde yıkanmaktan vazgeçmemek gibi. Bunun dışında bir anlamı yok beklemenin. Mümkünü de yok’’
‘’Vazgeçmemek beklemek değil baba. Beklemek vazgeçmemekten başka bir şey yapmamak.’’
Kızına şaşkınlıkla baktı Ahmet Usta. Bu sözlerin, o uğurlamasız giden, o safdil, o korunmasız küçük kızından çıkmış olmasına inanamadı.

 

Birden sonbaharın kışı karşıladığı o güne döndü. Yine böyle bir akşam üzeriydi. Hastalandığı için işten erken gelen kızına yemek yapmış, onun yemek yiyişini seyrederken, ertesi gün gideceğini bildiği, ama ortamın gerginliğinden ötürü tehlikeli bulduğu gösteriden caydırmaya çalışmıştı. Kızına hem küçük, hem de hasta olduğunu söylerken, kızı kendisinden öğrendiklerine katı bir heyecan ekleyerek karşı çıkmıştı:
‘’Hem hasta, hem küçük olduğum halde beni çalıştırmasını biliyorlar, karşılığına da katlanmaları gerekmez mi? Niye gitmeyecekmişim! ’’
‘’Tabii gidebilirsin. Hem onlar katlanırlar canım. Ama sen bir de başka şeylere katlanabilir misin? Ben hazır olmadığın şeylerle karşılaşmanı istemiyorum sadece.’’
‘’Beklemeye zamanım yok baba, hem karşılaşmazsam nasıl hazırlanacağım? ’’
Onbeş yaşındaki kızının zamanı yoktu! Heyecandan al al olan solgun yüzüne bakarken bütün iç sıkıntısına rağmen gülümsemeden edememişti:
‘’Dur kızım, yavaş ol. Devrim yapmak için çok genç değil misin? ’’
Mehtap babasına sinirli sinirli bakmıştı:
 ‘’Sen de annem gibi konuşuyorsun baba! Onu işçi sınıfı yapacak diyen sen değil miydin? Ben de o sınıfın içinde olduğuma göre? ’’
‘’İçindesin ama, ne sen devrime hazırsın, ne de devrim sana hazır.’’
‘’Nasıl yani? ’’
sakince konuşmaya başlamıştı. Her zamanki babacan öğretmen hali geri gelmişti:
‘’Devrim, sizin şimdi yapmaya çalıştığınız ya da öyle düşündüğünüz devrim olmayacak! Sizin düşündüğünüz gibi. Ama aynı zamanda kendisi gibi! ’’ Elini çenesine götürüp bir süre uygun kelimeleri bulmak için aranmıştı. ‘’Siz onun içinde onun nasıl olacağını etkilerken asıl o sizi etkileyecek. Hatta daha olmadan etkileyecek. Siz onu kendinize hazırlarken asıl o sizi kendisine hazırlayacak... Hayat devrimi de devrimciyi de şimdiki noktada bırakmayacak. Buluşacaklar ama, ne o devrimciyi, ne devrimci onu bulacak. Çünkü buluşmaya gidenler başka, buluşanlar başka olacak.’’
‘’Peki buluşmaya giden olmazsa buluşma nasıl olacak? ’’
‘’Tabii buluşmaya giden olmazsa buluşma olmaz. Buluşanlar da olmaz. Ama bak, sen düne kadar buluşma fikrine bile hazır değildin. Bir gün geldi buluşmaya gidenlerden oldun, başkalaştın. Bir gün de gelecek buluşmaya giden senden başka birisi olacaksın. Elbette bunların hepsi sensin. Ama sen artık önceki sen değilsin. İşte bu hazırlıktır. Taşıyamayacağın yüklerin altına girme. Bekle ki hayat seni hazırlasın.’’


Mehtap dosdoğru babasının gözlerine baktı.
‘’Bugünkü Mehtap nasıl dünkü Mehtap’tan olduysa, yarınki Mehtap da bugünkü Mehtap’tan olmayacak mı baba? ’’


Ahmet Usta, konuşmayı kendi elleriyle tehlikeli bir noktaya getirdiğini farketmişti. Bir kuş yavrusunun uçma denemesi için annesinin hissettiğine benzer bir duygu içindeydi. Uçmasını istiyor ama düşmesinden korkuyordu. Düşmeyi göze alamayan uçmaya razı olur muydu? Uçmasını istediğinden daha fazla düşmesinden korktuğunu bütün hücreleriyle hissediyordu. Erkendi, çok erken! Ama müdahale etmede çok mu geç kalmıştı? Babasına ve annesine karşın kanat çırpma hazırlıkları gözle görünüyordu ve bu Ahmet Usta’yı daha da endişelendiriyordu. Mehtap heyecandan ayağa kalkmıştı:
‘’Ben beklemeyeceğim baba. Yapılanda payım olacak... içinde ben olmasam da payım olacak! ’’ Son cümle yüreğine biraz su serpmişti, bu sadece bir ucundan tutacağım demekti herhalde. Hem on beş yaş, kimsenin ondan uçmasını isteyemeyeceği kadar küçük değil miydi?

 

Ertesi gün, kızının gösteriden dönmesini biraz da kaygıyla beklemişlerdi. Nihayet akşamüzeri aramıştı Mehtap. Bütün bağırmalarına, yalvarmalarına karşın geriye dönmeyeceğini söyleyip kapatıvermişti telefonu. Sıradan bir evden kaçış vakası olmadığını düşünmelerine bile gerek yoktu. Kaygıları gözaltına alınması, işkence görmesiydi, ama artık daha fazla kaygılanıyorlardı çünkü Mehtap konuşma sırasında o aynı katılaşmış çocuk heyecanıyla devrim yapmaya gittiğini söylemişti. Sonraki aramalarında da döndürme çabaları telefon görüşmesinin kısa sürmesinden başka bir işe yaramadığı için  çağrıların yerini uyarılar almıştı. Ahmet Usta, bu gidişten hep kendini sorumlu tutmuş, kendi kendini suçlayıp durmuştu. Sonraki iki yıl boyunca, karısı, her gün, kızını çağrıştıracak her olayda, haberde, tekrarlamaktan kendini alamadığı suçlamalarla, ilenmelerle bu suçluluk duygusunu dayanılmaz hale getirmişti.


İki haftadır sesini de duymadıkları bu kız şimdi karşısında, hiç ummadığı bir kavrayışta ve hiç ummadığı bir çökkünlük içindeydi.


Mehtap ikinci bardakları doldurmayı babasına bırakmamak için usulca kalkıp çaydanlığı getirdi. Bardakları doldururken devam etti:
 ‘’Eğer sen beni beklememiş olsaydın, vazgeçmemek dışında birşeyler de yapmış olmalıydın. Oysa sen benden vazgeçmedin ama, sadece vazgeçmemeyi yaptın.’’ Bardağını alıp eski yerine oturdu ve ilk defa siyah parlak gözlerini kaçırmadan babasının gözlerine baktı:’’Sen beni sadece bekledin baba, bekleyemeyecek kadar çok şey bildiğin halde.’’
Ahmet Usta silahlarının elinden alındığını hatta kendine çevrildiğini hissetti. Öğrencisi, verdiği bilgileri kendisinin kullanıp kullanmadığını soruyordu. Bakışlarını Mehtap’ın yüzünde gezdirdi. Sözlerin çizgilerini arıyordu. Bulduğu çizgiler sözleri daha da ağırlaştırdı. Biraz telaş, biraz hüzünle baktı:
‘’Hayır kızım, o kadar da insafsız olma. Direttim. Senin için de kendi bildiklerim için de direttim. Yalnız ben değil annen, hatta bu ev bile, şu koltuklar bile diretti.’’
Gözlerinin altındaki hafifçe morarmış halkalı çukurlar, şimdi daha da solmuş ve kurumuş görünen dudakları onu olduğundan daha yaşlı gösteriyordu. Mehtap babasının bakışlarındaki hüznü içindeki hüzne vurdu, bakışlarını eğdi yeniden:
‘’Sen elindekilerle yetindin. Elinde olmayarak direndin. Çok şey biliyordun baba, daha fazlasını yapabilirdin. Yapabileceğini de biliyordun.’’
‘’Evet kızım, neyi yapıp neyi yapamayacağımı biliyordum. Yapabileceklerimden de geri durmadım.’’
 ‘’Yapamadıklarını nasıl yapabileceğini de biliyordun’’ diyecekti. Böyle devam edecekti, vazgeçti.
‘’Ama ben seni beklemedim’’ dedi. ‘’Senden hiç vazgeçmedim ama, beklemedim. Sizi buldum, İşte burdayım.’’
Yüzünden bir gölge geçti. Yeniden kara kuru, soluk benizli, yağlı saçlarıyla kir kokan küçük bir kız oldu, kurumuş boğazıyla yutkundu:
‘’Ve biliyor musun baba, sizi beklemek isterdim. Beklemeyi ve sizin beni bulmanızı isterdim.’’
Gözlerini yere eğdi. İki damla yaş pantolonunda iki küçük gölge yaptı. Sonra yavaşça pamuklu kumaşın hücrelerine dağılıp söndüler.
Ahmet Usta, gözyaşlarıyla birlikte dağılan düşüncelerini toplamaya çalıştı. Neden yenildiğini anlayamadı ama, anladı ki yenilmişti. Mehtap, gözyasina karismis sözlerini babasinin önüne birakti:
‘’Eğer yenilmeseydim sizi bekleyecektim. Buraya dönmeyecektim.’’

Öylece durmuş gözyaşlarına bakarken, yenilgisini açıklayan Mehtap olmuştu. Kızına yenilen Ahmet usta, bu açıklamayla başka bir yenilgiye, kızının yenilgisine doğru sürüklendiğini hissetti. Ve birden anladı ki kızını yenene de yenilmişti. Keşke kızına yenilseydi. Keşke kızına yenilmekle kalsaydı. Hep diretirken aslında hep yenilmişti. Kızı kendi adına bunu açık yüreklilikle anlatırken, bunun için gözyaşı dökerken, o bundan da kaçmıştı. Düşmanının kendisine düşman olduğu kadar, o düşmanına düşman olamamıştı. Beklemedim mi demişti? Yalancıydı. O hep beklemişti. Ne ileri, ne geri, hep aynı yerde. Neyi beklemişti düşman düşmanlığını yaparken? Hiç savaşmadan yenilmek bu değil miydi? Sevindi birden, hiç olmazsa kızı savaşarak yenilmişti. Yenmek de vardı, yenilmek de. Ama savaşmamak... Kendisini ciddiye aldığını hiç hissedemediği düşman, kızını, şu yağlı saçlarıyla, kara kuru duruşuyla, ufacık tefecik kızını ciddiye almıştı. Demek tehlike görmüştü onda, güç görmüştü. Saldırısının şiddeti belliydi kızının halinden. Kızı yenilmişti yenilmesine, ama, kendisinin yapmadığını yapmış, düşmana düşman olmayı başarmıştı. Kendisi bunu başarsaydı, o belki daha fazlasını başaracak, belki yenilmeyecekti.

 

Kızının zayıf bileklerini tuttu, gözyaşıyla ıslanmış burnunu kirli saçlarının arasında dolaştırdı.

Karıncalar akşamın alaca karanlığında, sırtlarındaki buğday denkleriyle evlerinin yolunu tuttular. Antenlerini birbirlerine sürterek merhabalaşırlarken, düşünceliydiler. Hepsi de yuvalarına dönünce güneş birden batıverdi.

 

Kapıda anahtar tıkırdadı. Dalgın bir kadın gölgesi onları farketmeden elindeki poşetlerle mutfağa geçti.

 


Uysal Himmet, insancil dergisi, şubat 2004,