26.10.2009

Peygamberler tarihini yeniden yazmak gerekiyor. Tek tanrılı dinlerle mitolojiler ve önceki toplumlardaki dinler arasındaki ilişkileri-etkileşimleri ele alan pek çok kitap var sanıyorum. Örneğin Türkiye'de benim de okuduğum, Muazzez İlmiye Çığ ve Turan Dursun kitapları bu ilişkileri son derece sınırlı bir çerçevede ayrıntılarıyla ortaya koyan kitaplar. Bunlar daha çok dine reddiye düzme peşinde oldukları için dinler gelişimiyle toplumsal-sınıfsal gelişmeler arasındaki ilişkileri paralel olarak, bir ideolojik dönüşüm olarak incelemek yerine 'kutsal kitap denenler aslında ordan burdan alıntılar üzerine biraz yeni sos dökülmesinden ibarettir'' teziyle hareket edebiliyorlar ve tezleri söz incelemesiyle sınırlı ve yazarları da din ve sümer üzerine uzmanlaşmış ancak sosyolojik derinlikten yoksun olduklarından ayrıntıcı ancak sığlar. Mitoloji-Kutsal Kitap bağı üzerinden iz süren diğer bilimsel kitaplar da aynı ayrıntıcılığa ve fakat aynı sınırlılığa sahip kaynaklar olarak değerlendirilmelidir.

 

Bu araştırmalardaki ayrıntılardan yararlanmak ama sınırlılığı aşmak gerek.

 

Bunun için yararlanılabilecek ikinci en önemli kaynak başta bizzat kutsal kitaplar olmak üzere doğrudan dinin propagandasına ve içtihat geliştirmeye dönük kitaplardır. Bu kitaplar da peygamberler tarihi üzerine sosyolojiden kopuk methiyeler biçiminde yazılsalar da dine reddiye düzen kitaplarla benzer ayrıntıcılığa ve fakat benzer dar bakış açısına tersten sahipler. Hatta bunlar açıklamaya çalıştıklarını iddia ettikleri kutsal kitaplardan daha azını açıklıyorlar çünkü kutsal kitaplar bile kendi öncülleriyle bağlantıya bunlardan daha fazla ve daha açık yer veriyorlar. Bu gruptaki yazarlar da böylece diğerlerinin yere çalmaya çalıştıklarını insanın ulaşamayacağı bir yere uçurma çabasındalar.

 

Dinler ve peygamberleri ne insanın ayaklarının altına atmak, ne kafasına vurmak, ait oldukları yere, insanın içine koyarak anlamak elzemdir.

 

Methiye ve reddiye kaynakları tarih ve sosyoloji kaynaklarıyla birlikte okunmak zorundadır. Hegel'in ''tanrı devletin soyutlaşmış ifadesidir'' tezini irdelemek dinin getirildiği son yer bakımından önemli bir tutamak ve başlangıç noktası olabilir. Keza ''peygamberlik tanrı kralları-köleci efendileri insan katına indirmek için yapılan bir isyan, bir zihinsel devrim hareketidir''tezi de dinlerin devrimci çıkış döneminin özeti gibidir.

 

Ancak sonraki, peygamberlerin veya tek tanrılı dinlerin isyan ettikleri köleci iktidar düzenlerinin ideolojisiyle, halk için bir şeyler kopartarak ama kendileri de ''tanrının gölgesi sultan'' anlayışına gelerek uzlaşmaları veya onları yenemeyen iktidar düzenlerinin bir takım tavizler vererek de olsa dinleri ellerine geçirmeleri ise sürecin yani dinler tarihinin işidir.

 

Bu konuda en çarpıcı tarihsel olgu Hristiyanlığın peygamberini çarmıha geren roma imparatorluğunun, Hristiyanlığın halklaşmasının önüne geçemeyince 350 yıl sonra Hristiyanlığını ilan etmesidir. Böylece iktidarını sürdürebilmek için Hristiyanlığa bir taviz verirken, Hristiyanlık ta aldığı tavize yani biraz daha insan düzeyine inmesine karşılık, onu kutsamıştır.

 

Marksizmle kapitalizm arasında sosyal devlet tavizleriyle sosyal demokrasiye dönüşme sürecinde benzer bir ilişki vardır.

 

Benzer süreç islamiyet'te vardır. Ancak arada farklar vardır. İslam daha iktidara yakınlaştığı dönemde karşıtlarının düzeniyle uzlaşmış ve böylece iktidar olmasını da kolaylamış, sonrasında kendi rönesansına daha erken girmiş ancak yeniden yenilmekten kurtulamamıştır. Bir daha da ancak tarikatlar düzeyinde var yaşayabilmiştir ki onlar da büyük ölçüde merkezi iktidarın sivil ideolojik kurumları olmaya baskılanmışlardır ve bunda büyük ölçüde başarı sağlanmıştır. Gene de merkezi devletlere karşı, kula kul yapılmaya karşı isyan potansiyel ve pratiklerini zaman zaman ortaya koymaktan geri kalmamışlardır. Gittikçe asıl büyük kanadı oluşturan merkezi devletin sivil uzantısı durumundakiler ise bu isyanların bastırılmasında önemli roller oynamışlar, dinin çıkış amacına sahip çıkanlara karşı bir tür asker toplama merkezleri dahi olmuşlardır. Tıpkı devrimcilere karşı sosyal demokratlar gibi.

 

Tanrıdan başka tanrı, rab'tan başka Rab (rab'ın kelime anlamı efendidir) tanımayan islam'da bu çıkış noktasından düzenle uzlaşmalara, sonra da halifelerin sultanlara mühür vererek (aynı ritüel papalık makamında da vardır) kutsamalarına oradan da Yavuz Sultan Selim'le buna da son verilerek, sultanlık makamıyla halifelik makamını kendinde birleştirmelere geçilmiştir. Bu aynı zamanda Anadolu'daki bağımsız tarikatların/halkların kırımına denk gelmektedir. Din, Şeyhülislamlık makamıyla kendini bir nebzecik kurtarsa da papalık kadar bile bağımsız değildir artık ve küçük efendiye karşı olan İslam'ın böylece sonunda küçük efendinin ideolojik silahına dönüştürülmesi tamamlanmıştır. İslam rönesansı da (rönesansın kelime anlamı da yeniden doğuştur, güzeldir) bu tarihte tam olarak yenilmiş olmalı, islam halkları arasındaki tarikat ve medreselerde örgütlenen bilimsel gelişmeler ve çabalar da bu tarihten sonra merkezi devlet kontrolüne alınmış olmalıdır. Burada bir parantez açarak daha küçük Selçuklu'nun içinde Reel İslam zayıf ve daha az merkezi iken daha güçlü Haçlıları durdurabildiğini, İran'a hakim olabildiğini, ancak Yavuz'la üç kıtaya yayılan, Mısır'a kadar Hitler'in Yıldırım Orduları gibi giden Osmanlı'nın bu en merkezileştiği döneminde bile din ve devletin nispeten daha çok halkın elinde olduğu Türkmen-Şii ağırlıklı İran'da ilerleyemediğini, üstelik te İran en iç çatışmalı dönemlerini yaşadığı halde 200 yıla yakın, bir ileri bir geri pata durumunda kaldığını ve sonuçta bugünkü sınırların çizildiğini, düzenli ve güçlü ordu kurumuna karşılık halklaşma ve savaş ilişkileri bakımından da önemle incelemek gerek. ABD'nin Ho şi Mih Vietnam'ıyla Saddam Irak'ındaki karşılanma farklarını ve Sovyetler ve hemen ardından ABD orduları karşısında yoksul Afganistan'ı da güncel örnekler olarak aynı incelemeye tabi tutmak, buradan Reel Sosyalizmin devasa ordulaşmasını sorgulamak önemlidir. Benim tezim düzenli orduların sadece düzenli orduları yenebilecekleri, halklaşmış ordu/ordulaşmış halkları yenemeyecekleri şeklindedir. Başlı başına inceleme konuları olarak bekleyen bu parantezleri de kapatarak ilerlersek, İslam'da Halife Sultan'dan önceki ve sonraki medrese-eğitim-bilim ilişkisi karşılaştırmalı incelenmelidir. Sultan Selim'le dini temsili de kendine mal ederek ulaşabileceği en son merkezi yere ulaşan Osmanlı İktidarının sonraki tarihinin batı karşısında da başta bilim olmak üzere her bakımdan düşüşünün tarihi olması da bu bağlantıyı daha anlamlı kılmakta, Osmanlı'nın düşüşünü hilafetin padişahla birleşmesinden başlatmak gerekmektedır. Bunu bir de ilk padişahın çıkışındaki Şeyh Edebali ile ilişkisiyle karşılaştırırsak dönüşümün çarpıcılığı daha bir ortaya çıkacaktır. Şeyh'in (bir anlamda Allah'ın kullarının) azarlayabildiği padişahla ilerlemeye başlayan Osmanlı, Halife padişahla gerilemeye başlamıştır.

 

Böylece her iki din de ''Efendi-Rab'' adına hareket ettiğini, sadece ona karşı sorumlu olduğunu iddia eden ''küçük efendi''lerin eline geçmiştir. Osmanlı'daki ''Böbürlenme padişahım, senden büyük Allah var'' deyimi padişah-efendinin tanrının kulları üzerinde ulaştığı, Allah'tan bir küçük, kullardan bin büyük makamı çok çarpıcı ifade etmektedir. Gene de başlangıçta bile Şeyh Edebali'nin kızı üzerinden dinle merkezi iktidarın akrabalığının tesis edilmesi söz konusudur. (Kadınların iktidar akrabalıkları için kullanılmasının hem İslam hem Hristiyan tarihi içindeki ve devletler tarihi içindeki tarihi başlı başına bir konu olarak alınmalıdır). Sultan Selim'e giden yol ta oradan döşenmiş gibidir. Öte yandan günümüz İran örneğinde Ayetullahlık'la başkanlığın birleştirilmemiş olması halen daha dinin tamamen merkezi iktidara verilmemiş olması anlamında önemlidir. Bir başka parantez açarak söylemeli ki Reel Sosyalizm bunu bile sağlayamamış, sosyalizm tamamen halkın elinden alınarak Halife Sultanların aracı haline getirilmiştir.

 

Reel İslam'la birlikte kula kulluk ilişkisine geri dönüş, kadın-erkek ilişkisinde de benzer ve hatta daha kötü biçimlerde yaşanmıştır. Kadının erkeğe kulluğunda islam öncesi kulluk düzeni bile sollanmıştır. Hz. Hatice'nin sosyal konumunda bir kadın bir daha çıkamadığı gibi, Hz. Ayşe'nin hem de peygamber olan kocasına ve üstelik Allah'la ilgili söylediklerinin yüzde birini söyleyebilecek bir kadın da düşünülemez olmuştur. Oysa yine kadınların erkeklerle aynı mecliste Peygamber'e rüyada orgazmla ilgili soru sorabildiği bile gusülle ilgili hadislerde vardır. Ki bu hadis Reel İslam öncesi kadın-erkek-peygamber ilişkilerindeki açıklık ve demokratizasyonun, kullukta eşitliğin en önemli bir kanıtıdır. Ancak Reel İslam'da aynı meclis içinde biraraya gelip cinsel konularda ''şura''da bulunmak bir yana kadının Allah'la ilişkisinde bile erkek hakim-sorumlu kılınmış adeta papaz tayin edilmiş, peygamber'in Hz. Hatice'ye hatta sonraki karılarına karşı konumundan bile daha ileri konum verilmiştir. Kadınlar kulların bir alt kulları olarak aşağılanmıştır. Çıkışının tam aksine bir şirkler düzeni olan Reel islam'da ilk şirk kadınlar üzerinde Allah'ın iktidar alanına giren erkek olmaktadır. Başta İmam-ı Azam (ki bu iki kelime ''Ulu Önder'' anlamına gelmektedir) Gazali olmak üzere Reel İslam'ın teorisyenleri bu konuda gayet iyi çalışmış görünmektedir.

 

İslam'da merkezi iktidarlardan bağımsız ki bu durumda yaşamalarına izin verilmeleri pek mümkün olmadığına göre genellikle yarı bağımsız tarikatlardan ve Hristiyanlıkta da aynı nitelikteki manastırlardan doğan rönesansla din yeniden efendilerin elinden alınmaya çalışılmışsa da, yeni efendilerce bu akım da ele geçirilip tersine çevrilerek, İnsanın hayat ve hayat kaynakları üzerindeki Allah'tan sonrasında eşitlik iddiası, bir kez daha ''küçük efendiler''in ele geçirdiği bu dünyadan nerede olduğunu yalnız Allah'ın bildiği öbür dünyaya doğru sürülmüştür.

 

İslam'da bir yandan yoksul tarikat hareketlerinin eşit kullar hukukunu (=Allah'ı eşit olarak herkesin oluşu hukukunun mantıki devamı) yeniden geri alma çabaları bastırılırken diğer yandan İslam'daki en çarpıcı olgulardan ve beş şarttan biri olan zekat'ın ''gök kubbede bir hoş seda''sından başka esamesi bırakılmamış, zekat yerine efendiyi bir kez daha kutsayan ve islam'ın özünde ortadan kaldırmak istediği, bu nedenle de zekatın tam karşıtı olan, üstelik şartları arasında da olmayıp aslında sadece sosyal dayanışma aracı olan sadaka teoride kutsanarak, pratikte yayılmasından utanılmadan zekatın yerine geçirilmiş, efendiliğin mührü yapılmıştır. Büyüdükçe toplum üzerinde efendi-rab-güç olmaya yönelen kişisel birikimin sınırlanması olan Zekat'ın tarihi, islam'ın ''küçük efendi''lerin eline geçme tarihinin en önemli paraleli olarak özellikle incelenmelidir. Tüm servetin 40'ta birini yıllık vermek demek eğer üstüne bir şey eklenmezse 40 yılda üçte ikisinin topluma yeniden geri dönüşü demektir (tamamı değildir çünkü örneğin 40 liranın her sene 1 lirası verilmeyecek, ilk sene 1'i verilince geriye 39 lira kalacak ve ikinci sene bu 39 liranın 40'ta biri verilecek, üçüncü sene eldeki 38'den biraz fazla liranın 40'ta 1'i verilecek ve bu bu şekilde gidecektir). 30 yaşında edinilmeye başlayacağını farzedersek 70'inde toplumdan biriktirilenin yarısından çoğunu topluma geri vermek demektir bu. Bu yattığı yerden geçinmenin zorlaştırılması olduğu gibi toplum üstünde efendi olmanın da zorlaştırılmasıdır. Bu işin asgarisidir ve duruma göre daha fazlasının uygulanması önünde engel yoktur. İşte sosyal koşullara göre daha fazlası uygulanmak bir yana, bu kurum da lağvedilerek tam tersi nitelikteki sadaka Reel İslamın şartı haline getirilmiştir.

 

İktidarlardan bağımsızlığı ölçüsünde halkın ve bir anlamda büyük insanlığın varlık zihniyeti olan din, efendiler için arzettiği tehlike nedeniyle çıktığı yerde eziyet görmüş, ezilemediği yerde iktidara alınmıştır. Dinler tarihi özünde bunun tarihidir.

 

Bu süreç, Peygamber bile tanrısal herhangi bir yeti ve yetkiye sahip olmadığını, ancak aracı olduğunu ilan etmesine rağmen Peygamber'den daha fazla yetki ilan eden kişi ve kurumlar türemesiyle birlikte ilerlemiştir. Önce halife sonra daha küçükler, Peygamber'den daha peygamber addedilir olmuşlardır. Ve bu süreç Reel Sosyalizm'deki ''önder'''den ''yüce önder'', ''öndercik''lerden ''yüce öndercik''ler türemesiyle karşılaştırılmaya değerdir.

 

Marksizm ve örneğin ülkemizdeki izleyicileri, ilginç bir şekilde geçmişte birer dinsel mezhep hareketleri olarak ortaya çıkan örneğin bir Luther'i, bir Şeyh Bedrettin'i sosyolojik olarak anlamak, empati ve sempati göstermekte tereddüt etmezken, dinleri ise iktidar içine alındıktan sonraki işlevleriyle değerlendirmek sınırlılığındadırlar. Bu özünde diyalektiğin reddi ve dogmatizmdir.

 

Din bugün iktidarlar elinde ne diyorsa halkın elinde tersi için ortaya çıkmıştır ve değişmez ayetleriyle buna ilişkin özünü de tüm geri atmalara rağmen içinde barındırmaya devam etmektedir. Halkların içindeki halen yoğun varlık nedenlerinden biri de en derinde budur ve zaman zaman ve mekan mekan bu rengini bir isyan rengi olarak, merkezi iktidarların ve onların papazlarının sakladığı en ücra yerlerden çıkarıvermektedir. Bu tür isyanlar için gerekli ideolojik dayanaklar zaten, tek tanrılı dinlerin içinde, kendini tanrıyla özdeşleştiren firavun-kral karşıtlığında, Allah'tan başkasına kulluk yapmamak şeklinde, hayat kaynaklarının Allah ve dolayısıyla kul hakkı olduğu şeklinde var olduğundan yeni dinler ortaya çıkmamakta, çünkü bunun yerine yeni tarikatlarla bu dayanakların bayrak edinilmesi yetmektedir (yeni bir din yerine yeni olan sosyalizmdir). Bu ve her iki dindeki rönesans dönemi, aynı zamanda, kula kulluktan Allah'tan başkasına kul olmamaya, yani özgürlüğe geçiş ideolojisi olarak dinin tekrar halkın eline geçmesi hareketidir. Aynı şekilde şuralardan yola çıkan sosyalizmde de ''küçük efendi''lere dönüşmeye karşı, insanı eşitlemeye, iktidar papazlarını reddetmeye ve özellikle ''şura''lara dönmeye yönelen her hareket sapkın sayılarak bastırılmıştır. Bu nedenle dine reddiye düzerken ondaki ''küçük efendi''lere karşı mücadele niteliklerine ve yeteneklerine de reddiye düzülüyor olabilir. Veya methiye düzerken onun ''küçük efendi''lerin elinde tam tersi amaçla, kulu kula kul yapan araçlar olarak kullanılmasına da methiye düzülüyor olabilir. Buradan şuraya gelinir ki dinlerin ve peygamberlerin ortaya çıkışı büyük insanlık adına bir direniş geleneğinin ayağa kaldırılması, ''küçük efendi'' iktidarlarının ideolojisi haline getirilmesi ise saptırılarak onu ortaya çıkaranlara karşı kullanılması dönemidir.

 

Marksizm toplumla ve marksistler toplumlarıyla bağlarını doğru kurmak, dinin insanlık adına direnen Şeyh Bedrettin, Luther, Munzer gibi dallarına sahip çıkarken, direnişçi köklerine de sahip çıkmak bunun için dindeki bu insani direniş yönünü veya özünü de görmek zorundadırlar. Diyalektik bu bağı kurmak, bu zenginlikle bakmak için fazlasıyla yeterli bir araçtır. Dinin ikili özelliğini analiz etmek hem halklaşmasını anlamak hem de kendini İran'daki gibi sürprizlerden koruyabilmek için de şarttır. Her kim kişi veya her kim zümre kutsallığa (=dokunulmazlığa) diğer kullarından daha fazla yaklaştırılmaya çalışılıyorsa veya diğer kullardan bir mertebe daha yukarıya taşınmaya çalışılıyorsa orada kula kulluğun taşları döşeniyor ve döşeyenler de tek Efendi'nin ve dolayısıyla tüm halkın papazlığını-imamlığını bırakıp ''küçük efendi''lerin papazlığına-imamlığına soyunuyor demektir. Arap ülkelerinde bu iş çok kaba yollarla böyle olduğu gibi Türkiye'de de çok inceltilmiş yollarla böyledir. Reel Sosyalizm'de de Arap ülkelerindeki gibidir.

 

Devletleşmeyle önce bir diğer insanın ürettikleri, sonra insanın bizzat kendisi ve sonra tanrının ürettiği toprak, su ve hava (toprak büyük ölçüde, su henüz kısmen ve hava çok istisnai olmak üzere) ve nihayet hayat ''devletli''ler tarafından mülkleştirilmiştir. Kurdun, kuşun, otun, böceğin en doğal hakkı sayılan hayat ve hayat kaynaklarından yararlanarak kendini idame ettirmek, insanlık için ancak ağır kölelik şartlarına boyun eğdiği ölçüde mümkün olan bir sadaka haline getirilmiştir. Sosyalizm doğal olarak bu işleyişin inceltilmiş kapitalist şekillerini de hırsızlık saymaktadır, Dinlerin özü de öyle. Saraylı din yoktur. Saraya çekilen din vardır. Hepsi de sosyalizmin ''Saraylara savaş, kulübelere barış'' şiarı ile çıkmıştır. Demek ki peygamberler tarihini yeniden ele almak aynı zamanda dinlerle aynı kulun kula kul olmasını iptal etme iddiasıyla ve aynı damardan çıkan sosyalizmin de neden yine tıpkı Reel islam ya da Reel Hristiyanlık gibi Reel Sosyalizme evrilerek amacının karşıtına hizmet eder hale geldiğini anlamak için daha da gereklidir. Halkın nasıl bir süreçte sosyalizmini gene ''küçük efendi''lere kaptırdığını, bunun tohumlarının nerede nasıl atıldığını anlamak, bu tohumları küçük rab'ler kanserinden arındırmak için bin kere, milyon kere daha çok gereklidir.

 

Çünkü sosyalizm bundan sonra yeni bir en fazla üretme ve/veya ''küçük efendi''ler yaratma yolu olarak değil, bir özgür insan ve toplum yaratma yolu olarak ortaya çıkmak ve geçmişinin kalıntısı üzerine basarak ve sadece işçileri ve köylüleri değil ''devletliler'' dışındaki tüm halkı yanına almak zorundadır. Sosyalizmin kendini daraltmada devletle yarışması halk için aptalca, 'içinde bekleyen ''küçük efendi''lik için akıllıcadır. Köleci toplumdan feodal topluma, oradan kapitalist topluma ve nihayet Reel Sosyalizme geçiş ''küçük efendiler''in insani direniş karşısında yeni en çok üretme yollarını keşfedişleridir. Ve bu yolların hepsi tükenmiştir. Öyleyse bunun tersi, yani en çok üretmek ikincil, en çok paylaşmak birincil plana alınmak, en çok üretmek en çok paylaşmak ilkesine tabi kılınmak zorundadır. Ki bunun zaten en bereketli üretimin de motoru olacağı Marksizm'de yeterince işlenmiş ve ortaya konulmuştur: Basitçe kendine üreten insanla efendiye üreten köle-işçi arasındaki çalışma farkı kapitalizm koşullarında bile çok barizdir. Öyleyse insanın ne üretiyorsa kendine ve aynı anlama gelmek üzere insanlık ailesine üretmesi aynı zamanda daha çok üretmenin en insani ve bu yüzden en elverişli ön koşuludur.

 

Köleci iktidarla ''Reel Din'' arasındaki fark veya kapitalizmle Reel Sosyalizm arasındaki fark gaspla dolandırıcılık arasındaki fark kadar azalabilmiştir. Ve bazen dolandırıcı daha büyük kaybettirebilir. Çünkü ona karşı kullanabileceğiniz silahı onun eline vermişsinizdir.

 

Halkın dini kaptırmasıyla sosyalizmi kaptırması süreçlerindeki işaretler çok benzerdir. Din ve sosyalizm önce tüm halkın değil ancak uzmanlarının anlayabileceği bir yol olarak ilan edilir, sonra ''şura'' işleyişi giderek ortadan kaldırılır, sonra uzmanlara (=papazlara) emanet edilir ve sonra onlar da ya emaneti güçleri haline getirip kendilerini ''küçük efendi'' ilan eder ya da kendileri de iktidardan pay almak kaydıyla ''küçük efendi''lerin ideolojik gücü haline getirirler.

 

Oysa her insanın ve hatta her canlının hayatı kendinindir, idame ettirecek kadar anlama yetisi doğal olarak verilmiştir ve kimseye emanet edilemez. Ancak insan için ortak örgütlenmelere emanet edilebilir ki o da hiç kimsenin olmamak ve herkesin olmak, yani yine kendisinin olmak kaydıyla.

 

Papazlaşma-şefleşme-''küçük efendi''leşme her halk hareketinin ilk iktidar kaybıdır. Ve bu yolun sonu beş bin yıllık tecrübeyle sabittir. Ama aynı zamanda her iktidarın da ilk halk kaybıdır ve onun da sonu aynı tecrübeyle sabittir!

 

Ya halk olursun ya iktidar! Bu yüzden halkın dini veya sosyalizm bir devlet olma değil devletten özenle bağımsız ve fakat devleti iliklerine kadar kuşatmış bir halk olma hareketi olmak zorundadır. Halk iktidar olacaksa bu ancak iktidardan bağımsız kalarak olacaktır. Bunun tek yolu devleti memuru haline getirmektir. Devletin ilk sönümü bu adımdadır. Tepene sopa olarak dikmeyeceksin, tepesinden sopayı eksik etmeyeceksin. Bir parantez daha açarak demek gerekir ki İttihat ve Terakki'nin hükümet olmamakta direnmesiyle iktidar olması arasındaki ilişki de incelenmelidir.

 

1830'larda üç bin gerillayla Aydın vilayetini ele geçiren Atçalı Kel Mehmet Efe'nin bastırdığı paradaki ifadeye bakın: 'Vali-i devlet, Hademe-i Millet, Atçalı Kel Mehmet!''

 

Dünya çapında yaşadığı gelişme ve tartışmalar sosyalizmin aslına dönüşünün işaretlerini vermektedir.

Yaşanan sosyalizmin rönesans sancılarıdır. Berlin duvarı bu kez Batı tarafından çekilmeli ve batı yakasından yıkılmalıdır. Peygamberler ve dinler tarihini yeniden yazmak sosyalizmi partili ve devletli ''küçük efendi''lerin elinden alıp halka geri vermek için zorunludur..

 

 

Ek notlar:

 

  1. Tüm dinler köleci devlet iktidarları dönemine aittir. Tek tanrılı dinler ve Peygamberler zulmün doruğa çıktığı tanrı-kral dönemlerinde ortaya çıkmışlardır. Köleci devletlerin sonu aynı zamanda yeni dinlerin ve Peygamberlerin ortaya çıkış tarihinin sonudur. Bundan sonra köleciliğe dayalı düzen ancak farklı bir rengi, zencileri ve bir süre için kızılderilileri insan saymayabilme üzerinden ve ancak kısmi olarak Amerika'da kurulabilmiştir. Örneğin eski dünyada bir beyaz veya zenci köleler düzeni bir daha hiçbir devletin haddi olmamıştır. Bundan sonra kölelere serflik hakları ve çok daha ilerde işçilik ve bol miktarda işsizlik hakları verilmek zorunda kalınacaktır. Ancak fırsat bulundukça en geri kölelik şartları da dayatılacaktır ve halen dayatılmaktadır. Eğer tek tanrılı dinler ve diğer direnişler olmasaydı kapitalizm işçilerle değil yine kölelerle yürütülüyor olurdu.

  2. Peygamberler tarihinde ve Sosyalizm'de en korkunç işkencelere uğratılma ve kırılma ya da iktidarlaştıktan sonra eski efendilik düzeninin kurumlarını yumuşatarak da olsa onlarla uzlaşma vardır. Hz. Muhammet'in de iktidarlaşma sürecinde çıktığı yerle vardığı yer arasında böyle bir farklılaşma vardır. Öncelikle kadın sorununda bu böyledir. İkinci olarak köle hukukunda bu böyledir. Üçüncü olarak zekat hukukunun uygulamasında bu böyle olmalıdır. İktidarlaşma sürecinde ''küçük efendi''lerle kurduğu akrabalık ve yakınlaşmalar ve hangi konuda nereye gidildiği uyanıkça incelenmelidir. Hz. İsa örneği hem en alt tabakadan önderin ve hem de iktidarlaşmamış direniş hareketinin daha halklaşmış olduğu üzerine önemli bir tarihsel örnek olarak özellikle incelenmelidir. Orta sınıflardan gelen veya bir şekilde sarayda büyümüş olan peygamberlerin tersine en yoksullardan gelen Hz. İsa'nın aynı zamanda tek eşlilik ve kadın erkek eşitliği anlayışına en çok sahipliği de incelenmeye değer bağlantılar sunmaktadır.

  3. Ayetlerin iniş sırasına göre içerikleri de iktidarlaşma süreci açısından incelenmelidir. Kadın, köle, cihat, ganimet, zekat hukukunun ayetlerdeki gelişmesi Mekke-Medine-Mekke iktidar gelişmesi içinde dönemin köleci iktidar kurumları ve bunların zihniyetiyle paralel incelenmelidir.

  4. Elimizdeki Kur'an Hz. Osman zamanında derlenen Kur'an'dır. Daha önce bütünlüklü bir nüshası bulunmayan, parça parça var olan diğer versiyonlarının da yine Hz. Osman tarafından yaktırıldığı söylenmektedir. Kur'an'ın en önemli kaynakları Peygamberin karıları ve özellikle Hz. Ayşe'dir. Yani büyük ölçüde Medine sonrasının insanlarıdır. Hz. Hatice, peygamber'in ilk 15 yılını kapsayan, tek eşli ve Medine-iktidar öncesi döneminin en önemli tanığı, onsuz var olunamaz desteği ve kaynağı iken Kur'an'ın derlenmesi sırasında, hatta iktidarlaşmayı tam görmeden çoktan vefat etmiştir. Bu İslam açısından büyük bir kaynak kaybıdır. Özellikle ondan aktarılan ne varsa üzerinde durulmalıdır. İktidar öncesi-isyan dönemi İslam'ı daha açığa çıkarılmalı ve idealleri daha anlaşılır kılınmalıdır.

  5. Hangi ayetlerin (çeşitli insanlardan karşılaştırmalı olarak derlendiği söylenmekle birlikte) kimlerden derlendiğinin ve dolayısıyla hangi döneminde Peygamber'e yakın olanlardan, hangi sınıf kökenli insanlardan derlendiğinin de varsa araştırılması önemlidir. Örneğin varsa köle kökenli Bilal-i Habeşi'den derlenenler özellikle önemlidir. Hz. Ayşe'nin anlaşılması ve büyük kaynak olduğu anlaşılan bu karısından ayet-hadis olarak derlenenler de özellikle önemlidir. İnsan en çok ilgilendiği şeyleri en çok akılda tutmaya veya işine geldiği şekilde tutmaya meyillidir çünkü. Hafızanın böyle işlediği bilimsel bir gerçektir.

  6. Hadislerin toplanması-seçilmesi dönemlerinde kula kulluk anlayış ve düzenleriyle uzlaşma büyük ölçüde tamamlandığından özellikle hadisler bu iktidarlaşma sonrasını daha da fazla yansıtmak zorundadır. Mekke'de iktidar olmadan önceye ait kimi hadislerin elenmesi bahsettiğimiz süreç işlediyse (ki bilimsel olarak işlemek zorundadır) doğal olandır, beklenendir, unutulmaya veya unutturulmaya çalışılmış olanlar olmalıdır. Hadis kaynakları bu bakımdan da ayrıca .incelenmelidir. Özellikle sapkın diye nitelenen kaynakların hangi dönemdeki hadis ve ayetler üzerinde durduğu bir de bu bakışla incelenmelidir.